20 Mayıs 2011 Cuma

Ben bana sikinti oldum

19 Mayıs 2011 Perşembe

kultur soku

dun jameikan
bu gun diyarbakir

9 Mayıs 2011 Pazartesi

bir insana beni anlamıyorsun dediğinde
anlıyorum cevabını almak
en büyük anlaşılmamak

7 Mayıs 2011 Cumartesi

Şems'e yakarış 1. mektup

Seni ne huzuru arayanlara, ne huzuru bulanlara, ne de huzurdan kaçanlara sordum. Güneşin sıcaklığını en iyi kim anlatabilir? Sıcaktan düşüp bayılan mı? Hayır, onun aşkı zayıftır. Güneşe yolculuk yapan mı? O da değil, gitse gitse nereye kadar gidebilir ki? Gölgeye sığınanlara ise güneşi hiç sormamalı…

Aşk mabedim… Efendim… Söyler misin? Nedir bu çektiğim acıların manası? Bu ayrılığın esrarengizliği yüreğime saldığın alevlerin lavlaşması içinse yeterince erimedim mi ateş toplarında? Öyle yandım ki;

Sen yandıkça, ben yanayım!

Sen dondukça, ben de donayım!

Yine kehkeşânlara kaçarak mı özleteceksin kendini… özlemlerim, boşluğa atılan kuru karanfiller gibi sere serpe dağılıyor harayellerin, acının koynunda… İçime güneş doğmaz oldu artık sen gittin gideli… Göklere seninle buruç edecektim hâlbuki… Saçlarıma aklar düşmeye başlamış, sırf bu aşkın ceremesinden… serencame gökkubbeye niyaz edecek ve merhamet isteyecek kapılar dahi yüzüme kapanıyor. Sendedir bu boz bulanık sellere kapılan ömrümün mihrap ve minberi… Salâlar benim için okunuyor artık… Gözyaşım seccademde buğulanıyor her seher vakti, ama ne sesin geliyor artık uzaklardan, ne de nefesin…
Ezanlar okunur günbegün ve içli içli… Ama alnımı, alnına değdirmedikçe huzura ermeyecek bir çağıldama örseliyor şakaklarımı… alnımda sanki Dağıstanlı atlılar… Ve ellerim titriyor zaman zaman… Bu divaneliğin ağır tütsüsünü… Ve omuzlarım çökeliyor seni düşündükçe… Unutma, şah eserin olan ben, gün geçtikçe artık viraneye dönüyorum… Ama sen hâlâ bana dönmüyorsun!.. Muradım; Rabbü’l Âlemin; bu sevdanın kadrini ve kıymetini kimseye muhtaç etmesin…

Düşüncelerim, ipliği kopan tesbih taneleri gibi dağılıveriyor sensiz… Şimdi gözyaşlarımdan inci yapmak isterdim sana… Keşke yanımda olsaydın… Kelimelerim şelâleleşiyor ne zaman sana dair bir şeyler yazmaya kalksam… Yanan alnım, müşfik avuçlarına ne kadar da muhtaç bilemezsin… Beni ne kadar ateşe versen de, hiçbir hatıramız küllenemez, bunu bilesin… Zümrüd-ü Anka gibi kendi külümden doğar ve katar katar Turnalar gibi yine kanat vurarak yine revan olurum yollarına…

Gözlerimde bir mahmurluk, sensiz uykularımda arda kalan… Sinemde yumru yumru yutkunamadığım bir sıkıntı… Nefeslerim yetmez oluyor artık şu garip canıma… Ve ben gözlerimi tavana mıhlamış, bir tek seni düşünüyorum… Alnımda boncuk boncuk soğuk terler… Kulağım işitmez oldu artık, sesinden gayri her ne var ise şu âlemde… Göz kapaklarım tutulmuş, hayalin perdelenmesin diye… Artık gözyaşlarımda hasretlik tuzu bile kalmadı acılarımı ılık ılık dindirecek…

Kanım donuyor… Bir de üşümedir işliyor ruhuma apansız… Sıcağın yok ki yanımda… Ve ardından sabah oluyor, yine bin bir eza ve cefa ile kahroluyorum işte! O ayrılıktan kahroluyorum… Biliyorsun, hünkârım sensin… Sevgilim ve mabedim… (sensin). Muradım; yedi göğün mevlâsı; bizi, bu kahırdan azat edesin…

Kelebekler senin yüzünün değdiği bahçelere yayıyor kanatlarını. Şu dar göğsümün kozasından çıkmaya çalışıyorum. Sonsuz genişliklerin sırrı iki dudağının arasında saklı. Bir kelâm söyle ne olur! Her hecenin tınısında duymak istiyorum. Rüzgarlar savursun beni, yağmurların hepsi alnıma düşsün, taşların hepsi göğsüme düşsün. Senin ayaklarını öpen kocaman bir dağ olayım. Çöller savrulsun, dağlar aradan çekilsin, yokuşlar ve inişler bitsin ki yürüğün yollara toz olayım. Çöldeyim, susuzum. Kuyularda Yusuf’um. Sözlerin bana Züleyhâ. Ateşlerde İbrahim’im. Gözlerin bana derya. Sancılar içinde Meryem’im. Bakışın bana İsa. Yaralar içinde Eyyub’um. Hasretin bana şifa. Ölüler içinde bir ölüyüm. Ellerin bana musalla.

Ey kalbimizde olan nur! Gel didinmelerimin ve arzumun sonu gel. Hayatımızın senin elinde olduğunu biliyorsun. Hayatı, kullarını sıkıntı yapma gel. Ey aşk! Ey maşuk! Engelleri aş ve inadı bırak da gel. Ey Hüdhüdlerin sahibi olan Süleyman! Lütfedip de bizi aramak üzere gel.

Ruhlar senin kaybolmandan ötürü inleyip feryat etmedeler; miadını doldur da gel. Ayıplarını ört, iyilikleri saç. Cömert olanların âdeti de böyledir gel. Farsça ‘gel’ nasıl derler? ‘Biya’mı? Ya gel veya bizim davetimize hak ver de gel. Geleceğin zaman muradımız ne de açılır. Gelmeyeceğin zaman da muradımız ne kesat olur; gel. Ey Arabın Kürşadı! Ey İran’ın Kubad’ı! Kalbimi hatıranla fethedersin gel. İçim sana gel deyicidir. Ey varlığından olacak olan varlık, gel.

Gittin ya. Kalsan ne güzel olurdu, gitmişin neye yarar? Sen gittin ama bak senle ilgili olan bir şey bende. Sessizlik bende. Gittin. Heyhat! Pervane’ye döndü narin yüreğim sensizliğinde.

Her yalnız aşık değildir; ama her yanmış aşkın kuyusunda yalnızdır. Ateşinden değil ateşsizliğinden yanmışım diyorum. Ey aşkın sesi, nefesi gel bir an evvel. Dinsin artık kıyametin gürültüsü…

21 Nisan 2011 Perşembe

ANGİNA PEKTORİS

Yarısı burdaysa kalbimin
Yarısı Çin'dedir, doktor.
Sarınehre doğru akan
Ordunun içindedir.

Sonra, her şafak vakti, doktor,
Her şafak vakti kalbim
Yunanistan'da kurşuna diziliyor.

Sonra, bizim burda mahkûmlar uykuya varıp
Revirden el ayak çekilince
Kalbim Çamlıca'da bir harap konaktadır
Her gece,
Doktor.

Sonra, şu on yıldan bu yana
benim, fakir milletime ikrâm edebildiğim
Bir tek elmam var elimde, doktor,
Bir kırmızı elma :
Kalbim...

Ne arteryo skleroz, ne nikotin, ne hapis,
İşte bu yüzden, doktorcuğum, bu yüzden
Bende bu angina pektoris...

Bakıyorum geceye demirlerden
ve iman tahtamın üstündeki baskıya rağmen
kalbim en uzak yıldızla birlikte çarpıyor...

19 Nisan 2011 Salı

Kulağımın tozunda bir ağustosböceği Aşk
-Erkekler giyinmek için giyinir
Kadınlar da soyunmak için-
Öyleyse kadınların arzuları üzre
Ben bütün kadınları anadan doğma
görüyorum...
Apışaramda yeni doğmuş bir kedi
Hiçdurma yalıyor erkekliğimi
Nabzım şakaklarımda atıyor
Bir yaz yağmuru başlıyor
Kan değil akçıl bir dem boşalıyor
kamışımdan
Ağustosböcekleri hâlâ ötüyor
Şimdi biraz ıslaklar :)

can baba

Gigo kendine bir gözlük aldı
Neye baksa hep mavi görüyor
Gökleri mavi- denizleri mavi
Sevdiği kızın gözleri mavi
Mavi görüyor hep neye baksa

Etrafına bakınıyor burnunda gözlüğü
Sen diyorsun ki denizler mavidir
oldum olası
Sen diyorsun ki gökler mavidir
oldum olası
Yeni oldu bu diyor - inanmıyor sana

Gigo kendine bir gözlük aldı
Maviyi mavi görüyor artık
zahrad



Koyu bir çamur bulup solucanlara uysam,
Bir derin çukur kazsam cânım için cihanda,
Serip kart kemikler'mi, bi yatsam, bi uyusam,
Bataklığa gömülmüş timsah gibi nisyanda.

Nefretim vasiyetler, nefretim kabirler tüm.
Avuç açacağama bidamlacık yaş için,
Sağken, akbabaları başıma üşürürüm,
Gölkanlara belensin o cenabet cesetim!

Kurtlar, gözsüz-kulaksız, benim kankardeşlerim,
Bolahenk feylesoflar, daldölleri leşlerin,
İşte size bir ölü, güloynar ve gönüllü!

Örenimin üstünde fırdönün gönlünüzce!
Var mı ölümden öte ölüye bir işkence,
Ölümü seçmiş madem ölülerle bu ölü?




Charles BAUDELAIRE

13 Nisan 2011 Çarşamba

3 Nisan 2011 Pazar

1 Nisan 2011 Cuma

thank you, come again.

itinayla outsourced izlenir.

silivriye düşsen yanına alacağın 3 şey?

dokunan yanar formatında 1 nisan şakasına maruz kalmak...


29 Mart 2011 Salı

25 Mart 2011 Cuma

son yediğim petit capsli

hadi yine iyisiniz.

http://img121.imageshack.us/i/125080.jpg/
bu saatte sigara bitmesi ne pismis hay arkadas yaa

velileme

tequila şişesinde kurt olsam
*keynesin beyni ibne
*arşimet teşhirci
*fleming ballı
*edison ampulcu
*graham bell sübyancı
*einstein (olum bu da kuzeniyle evli)
*eee sikim böyle bilimi

17 Mart 2011 Perşembe

8 Mart 2011 Salı

8 mart

bari rio karnavalına denk gelmeyeydi

23 Şubat 2011 Çarşamba

22 Şubat 2011 Salı

dedirten

Wolverine Vs The Hand from Gary Shore on Vimeo.




bi de henk vs the hand var ya neyse bi şey demiyorum.

8 Şubat 2011 Salı

m: b.b. nin klavyesinin ışıklarının yanmaması normal bir kullanıcı için yan bir sorunken .... misali karanlık seven benim için ana sorundu cümlesinde...

rat dediğimiz lagım faresi (mice ile karıstırmayalım lutfen) ve cockroach dediğimiz hamamböcegi arasında kaldığımızda ne dememiz gerektiğini irdelersek

birinde hamam bir temizlik temiz paklık sahibi mekanken lagım adı ustunde^ 1-0 dk:17 gol Bocek

biri kafasını kessen 7 gun falan yasıyor oburu o kadar yasamaz sanmam (karizmatik bi olay sonucta ben isterim kafamı kesseler 7 gun yasayım ) 2-0 dk:37 gol Bocek

biri kafası giren yerden gecer oburude gecer ama bunun reklamını yeterince yapamıyor bence 2-1 dk:42 gol

birinin ilacı var öbürünün zehri 3-1 dk:67 gol böcek

sonucta yıllar gecse de sonunda seni anladık samsa*

*kafka'yla kankaları Cockroach franz geliyor diye tasak gecmiyorduysa ne olim


^olum ecdadımı ovme kafası geldi.ecdad o kadar budist derecesinde dogaya saygılıymıs kı tifosunu kolerasının mekanık tasıyıcısına hamambocegı demıs
yine aynı sekilde lagım faresi'de asagılayıcı bir tabir degil fındık faresıyle (dormouse^^) ayırmak için kullanılımıstır. -de den -da dan ayrıl da bana geliyorsan boyle gel TDK

^^dor da ayrı bi pislik kelime
^^^lagımcılık osmanlı ordusunda olan bir meslek.
hatta viyana seferinde bulunmamaları kusatmanın basarısız olmasının nedenlerinden biridir.koskoca Sultan Suleyman'ın ordu-yu hümayunde herkese yer olup onlara yer olmaması gercekten Viyana'yı almak istememesinden olmasın diye sorduruyor adama :)

1 Şubat 2011 Salı

naber lan pompişler

30 Ocak 2011 Pazar

lilililerle

buraya çöp dökmek yasaktır
sevgilerle
anlaşabilirsek ne güzel olur
kocaelililerle lilililerle
yetkililerle

buraya çöp dökmek yasaktır
eski sevgilililerle
anlaşabilirsek ne güzel olur
kocaelililerle lilililerle
kartonkolililerle
real madrid-barcelona macını izlemekle zenci
sırtından kokain icmek arasında fark
yok aslında ikisini
de' gezegenin neresinde olsa yaparsın
oğlum olsa acımam adını jack koyarım
ama yine de
viskilere erkek ismi koyulmasın bence
3.seks
4.jack
5.saks
6.jack
7.seks
8.jack
9.saks
10.arada jim
11.saks
12.jack
13.seks

yapılacaklar

1.Yapılacaklar listesi yapılacak
2...

12 Ocak 2011 Çarşamba

farkında olmadığımın farkında değilim

9 Ocak 2011 Pazar

kanguru bir acaip adam

yarınlar ve varoluşlara inansaydım yarınla ve var oluslar üstune konusurdum ama su an konumuz seks milyarlarca insanın milyar carpı %90 misyoner pozisyonunda yaptıgı yüzde bilmem kacının oral seksin O sundan (lutfen bu o yu sisme bebek agzı seklınde dusunun) haberdar olmadıgı su dunyamızda 'nimet giren yere y.rrak girmez ' lafına istinaden bir aforizma olusturmak isteğiyle gerek youjizz vb. gerekse reel dunyanın bana kemiklerime kadar hissettirdiği olcude soylemek gerekirse 'yarrak giren yere nimet' niye giriyor çok affedersin

4 Ocak 2011 Salı

kredibilite

6 ay ertelemeli 12 ay taksitle elektrik süpürgesi aldık

3 Ocak 2011 Pazartesi

bence noel babalarımızı senede bir gün diil her gun anmalıyız

uzaylı olsam

türkiye'den benzin alırsam tüm kozmos beni siksin,

bi mekiğin deposu kaça doluyo hay arkadaş a.q.yaa

25 Aralık 2010 Cumartesi

de ki: ona küçük sürprizler yapmayan bizden değildir.


23 Aralık 2010 Perşembe

besin piramidi mısır da mı lan?

17 Aralık 2010 Cuma






düşeyazdım. keşke düşese yazsaydım ya da düşeş gelseydi. sikeyim.

14 Aralık 2010 Salı

ofiste kus cıvıltısı duymak güzelmiş lan bi gaylik doluyor insanın içi

ps:sercan kuş olsa beslenir ki bu

9 Aralık 2010 Perşembe

hayat dedi oyle garip ki anan sikilmeden sen dogamıyorsun...

herkezzz toplansınnnnn

kim olursa nasıl olursa ve ne olursa olsun herkese soylenebilecek en agır sozu soylemiştir nazım.herkes farklı olmak ister,hiç kimse herkes olmak istemez yine de her sey olmak isterken herkes olmus insanlarla doludur tarihimiz.

insan karsısındaki, karsısında ki statusu ne olursa olsun: ister sevgili, ister arkadas, ister patron egosunu tatmin edebilecek farklı hissettirecek bir aidiyete sahip olmak ister. ve o aidiyet kayboldukca normallesir.

yine de herkes olmaktansa hic olmak secilir/secilmelidir en azından herkesın sıradanlıgı ,hicin yokluga tercih edilmelidir yoklukta bir nevi normsuzluktur

ya duvar kağıtları gider ya ben demiş gider ayak oscar wilde bir duvar ustası ya da bir boyacı, kaprisli bır ev hanımı cumlesı belki ama kimin dediği onemli nasıl ki en guzel sevgi sozcukleri ya da en agır kufurler soyleyen insandan dolayı anlamsızlasırsa, en ufak seyler soyleyene baglı cekilen ızdırap, dostun attıgı gul mısalı acıtmak

baska seylerde demis bu gay daha cok sevdiğim

Bir öğleden sonra, Cafe de la Paix'de oturmuş, Paris hayatının muhteşemliğini ve sefaletini seyrediyor ve bir yandan içkimi içerken, karşımdaki gurur ve yoksulluğun tuhaf karışımlı manzarasına bakıyordum ki, birinin bana seslendiğini duydum. Dönüp bakınca Lord Murchison'u gördüm. Üniversiteden bu yana, neredeyse 10 yıldır görüşmemiştik, ona tekrar rastladığıma sevinmiştim, içtenlikle el sıkıştık. Oxford'dayken çok iyi dosttuk, onu çok severdim, çok yakışıklı, asil, vakurdu. Hepimiz her zaman doğruyu söylemezse, onun çok ünlü biri olacağını düşünürdük ama gerçekten de onun açık sözlülüğüne hayrandık, onu epey değişmiş buldum, endişeli ve şaşkın gözüküyordu, sanki bir şey hakkında şüpheler içindeymiş gibiydi, bunun çağdaş şüphecilik olamayacağını hissediyordum çünkü Murchison muhafazakar partinin en büyük destekçilerindendi ve Pentateuch'e Lordlar Kamarası'na inandığı kadar inanırdı. Bu yüzden bunun bir kadın yüzünden olduğu sonucuna vardım ve evlenip evlenmediğini sordum.

"Kadınları yeterince anlamıyorum" diye cevap verdi.
- Azizim Gerald, kadınlar sevmek içindir, anlamak için değil..
- Güvenmediğim birini sevemem.
- Galiba hayatında gizemli bir şeyler var, anlat bana Gerald.
- Burası çok kalabalık, arabaya binelim, hayır, sarı bir araba olmasın, başka bir renk olsun- şuradaki koyu yeşil olanı iyi..
Biraz sonra Madeleine bulvarına doğru gidiyorduk.
- Nereye gidiyoruz? diye sordum.
- Nereyi istersen, Bois'daki lokantaya, orada yemek yeriz, sen de bana neler yaptığını anlatırsın.
- Önce senin anlatmanı bekliyorum, şu esrarengiz şeyi anlat..
Cebinden gümüş kilitli, küçük bir deri kutu çıkardı ve bana verdi, açtım, içinde bir kadın fotoğrafı vardı, uzun boylu, zayıftı, iri gözleri, dağınık saçlarıyla tuhaf bir görünümü vardı, medyuma benziyordu, ve pahalı bir kürk giymişti.
Bu yüz hakkında ne düşünüyorsun? Güvenilir mi? diye sordu.
Resmi dikkatle inceledim, bana sakladığı bir şeyi olan biri gibi gözüktü, ama bu sakladığı şeyin iyi mi, kötü mü olduğunu bilmiyordum, esrarengiz bir güzelliği vardı, dudaklarındaki gülümseme de gerçekten tatlı olmaktan çok uzaktı...
Gerald sabırsızca sordu:
- Eee, ne diyorsun?
- Yas tutan bir Mona Lisa...onun hakkındaki her şeyi anlat bana
"Şimdi değil, yemekten sonra" dedi ve başka şeylerden konuşmaya başladık..
Garson kahvelerimizi ve sigaralarımızı getirince, Gerald'a sözünü hatırlattım, yerinden kalktı, odanın içinde bir aşağı, bir yukarı üç kez yürüdü ve bir koltuğa gömülerek bana aşağıdaki hikayeyi anlatmaya başladı:
Bir akşam, saat 5 gibi, Bond caddesinde yürüyordum, arabalar tıkış tıkıştı, trafik neredeyse durmuştu, o kadar kalabalıktı, kaldırımın kenarında üstü açık, küçük, sarı bir otomobil duruyordu, neden bilmiyorum dikkatimi çekti, içinde sana resmini gösterdiğim kadın vardı ve anında beni kendine çekti, bütün gece ve ertesi gün hep onu düşündüm.
Ertesi gün yukarı aşağı o kahrolası caddede gezindim, tüm arabalara baktım ve o sarı otomobili bekledim, fakat isimsiz güzelimi bulamadım, sonunda onun sadece bir hayal olduğunu düşünmeye başladım. Bir hafta kadar sonra Madam de Rastail ile akşam yemeği yiyordum, yemek saat sekizdeydi, fakat sekizbuçukta hala salonda bekliyorduk, sonunda uşak kapıyı açtı ve Lady Alroy'un geldiğini söyledi. Bu aradığım kadındı. Gri danteller içinde, bir ay ışığı gibi, yavaşça içeri girdi, onu masaya benim buyur etmem istendi ki, buna çok sevinmiştim, oturduktan sonra tamamen masumane bir şekilde, "Lady Alroy, birkaç gün önce galiba size Bond caddesinde rastladım" dedim. Yüzü sarardı ve çok yavaş bir sesle bana " lütfen yüksek sesle konuşmayın, duyulabilir" dedi. Bu kadar kötü bir başlangıç yaptığım için kendimi berbat hissettim ve Fransız tiyatro oyunlarından bahsetmeye başladım, kadın çok az ve hep aynı melodik sesle, sanki birisinin duymasından korkuyormuş gibi konuşuyordu, kendimi tutkuyla ve aptalca aşık hissediyordum ayrıca onu çevreleyen, tanımlanamaz esrarlı hava merakımı cezbediyordu. Yemekten hemen sonra gidiyordu ki, onu tekrar görebilecek miyim diye sordum. Bir an tereddüt etti, yanımızda kimse var mı diye göz attı, ve sonra "evet, yarın beşe çeyrek kala" dedi. Madam Rastail'e onu bana anlatmasını rica ettim fakat tüm öğrenebildiğim şey onun Park Lane'de güzel bir evinin olduğu ve dul olduğuydu ve dullar hakkında sıkıcı bilimsel bir tez, evliliklerin ömürlerinden örnekler verilmeye başlayınca eve gittim.
Ertesi gün tam vaktinde Park Lane'e gittim, fakat uşak Lady Arlov'un az önce gittiğini söyledi. Çok mutsuz ve şaşkın bir şekilde klübe gittim ve uzun uzun düşündükten sonra, ona bir mektup yazıp, başka bir öğleden sonra tekrar gelme şansımın olup olmadığını sordum, birkaç gün cevap gelmedi, sonunda Pazar günü saat dörtte evde olacağını bildiren ufak bir mesaj aldım, altında da olağanüstü bir not düşmüştü: "Lütfen tekrar bana yazmayın, gelince size nedenini açıklarım". Pazar günü beni kabul etti, çok çekiciydi, fakat giderken tekrar ona mektup yazarsam, zarfın üzerine "Bayan Knox, Whittaker Kütüphanesi eliyle, Yeşil Cadde," yazmamı rica etti. "Kendi evime mektup yazmanızı istemememin nedenleri var" dedi.
O sezon sıksık gördüm, her zaman üzerinde o gizemli hava vardı, bazen üzerinde bir erkeğin baskısı var diye düşündüm ama o kadar yaklaşılmazdı ki, inanamadım. Herhangi bir sonuca varmak benim için imkansızdı, sanki müzelerdeki tuhaf kristal kürelere benziyordu, bir an berrak, bir an sisli...sonunda ona eşim olup olmayacağını sormaya karar verdim, onu ziyaret ettiğim her seferde, bana yansıttığı esrardan bıkmış, yorulmuştum, kütüphanede ona ertesi Pazartesi saat altıda beni görüp göremeyeceğini yazdım, evet cevabı verdi ve sevinçten havalarda uçuyordum, esrarına rağmen karasevdaya tutulmuştum, sonuç olarak şimdi düşünüyorum da, sevdiğim kadının kendisiydi, esrarı ise beni deli ediyor, üzüyordu. Niye esrarını takip ettim ki?
- O zaman mı anladın? diye bağırdım.
- "Korkarım öyle, sen kendin karar ver" dedi.
Pazartesi geldiğinde amcamla yemeğe gittik ve saat dört gibi, kendimi Marylebone yolunda buldum, biliyorsun amcam Regent's Park'da oturuyor, Piccadilly'ye gitmek istedim ve köhne sokaklardan kestirme bir yol tuttum, birden önümde Lady Arlov'u gördüm, yüzünde tül vardı ve hızlı hızlı yürüyordu. Caddenin sonundaki eve gelince, merdivenleri çıktı, kapının mandalını açtı ve içeri girdi. Kendi kendime "İşte esrar" dedim ve çabucak evi incelemeye koyuldum, kiralık odalarla dolu bir eve benziyordu, kapının eşiğinde mendilini düşürmüştü, aldım ve cebime koydum, sonra ne yapmam gerektiğini düşünmeye başladım ve casusluk yapmaya hakkım olmadığı sonucuna vardım ve klübe geri döndüm. Saat altıda ona uğradım, üzerinde her zaman giydiği gümüş rengi, elbisesi ve tuhaf madalyonuyla kanepede uzanmıştı, çok sevimli görünüyordu, "Seni gördüğüme sevindim, bütün gün dışarı çıkmadım" dedi. Şaşkınlıkla ona baktım ve cebimden mendili çıkartıp ona uzattım, çok sakin bir sesle " Bunu bu öğleden sonra Cumnor sokağında düşürdünüz Lady Alroy, orada ne yapıyordunuz?" dedim.
Bana korkuyla baktı ama mendili almak için bir hareket yapmadı.
- Ne hakla beni sorguya çekiyorsunuz?
- Sizi seven bir erkeğin hakkı olarak! Buraya eşim olmanızı teklif etmek için gelmiştim!
Lady Alroy, yüzünü elleriyle kapattı ve gözyaşlarına boğuldu. "Bana anlatmanız gerekir" diye devam ettim. Ayağa kalktı ve yüzüme bakarak,
" Anlatacak bir şey yok, Lord Murchison." dedi.
- Biriyle buluşmaya gittin! Gizlediğin şey bu?diye bağırdım. O zaman korkunç bembeyaz oldu ve " Kimseyi görmeye gitmedim" dedi. "Gerçeği anlatamaz mısın?" dedim, çılgına dönmüştüm, söyledim dedi. Delirmiştim, çılgına döndüm, ne söylediğimi hatırlamıyorum ama ona çok kötü şeyler söyleyip, sonunda evden çıktım. Ertesi gün bana bir mektup yazdı ama açmadan geri gönderdim ve Alan Colville ile Norveç'e gitmek için hazırlandım. Bir ay sonra döndüm ve Morning Post gazetesinde gördüğüm ilk şey Lady Arlov'un öldüğü haberiydi!
Operaya gittiği bir gün soğuk almış, ciğerleri iltihaplanmış ve birkaç gün içinde ölmüştü. İnzivaya çekildim, kimselerle görüşmedim, onu çok sevmiştim, onu delicesine sevmiştim. Allah'ım o kadını ne kadar çok sevmiştim!..
- O caddedeki eve gittin mi?
- Evet.
Bir gün, Cumnor caddesine gittim, elimde değildi, şüphe içinde kıvranıyordum, kapıyı vurdum, saygıdeğer görünümlü bir kadın açtı, kiralık oda olup olmadığını sordum, odayı kiraya vereceğim fakat leydiyi 3 aydır görmüyorum, yani tutabilirsiniz...
Leydi bu muydu? diyerek fotoğrafı gösterdim. "Evet o, ne zaman dönecek beyefendi? " dedi. Leydi'nin öldü diye cevap verdim.
- Ah, olamaz! Olmasın! en iyi kiracımdı, sadece odada oturmak için haftada 3 gine verirdi..
- Burada birisiyle mi buluşurdu? Dedim. Ama
Kadın buluşmadığını konusunda beni temin etti, hep yalnız başına gelirmiş, kimseyi görmemiş.
- Peki burada ne yapıyordu? diye bağırdım.
- Sadece salonda oturur, kitap okur, bazen de çay içerdi...
Ne diyeceğimi bilemedim ona bir altın lira verdim ve gittim. Şimdi tüm bunlara ne diyorsun? Kadının doğru söylediğine inanmıyor musun?
- İnanıyorum.
- O zaman Lady Alroy o eve niye gidiyordu?
- Azizim Gerald, Lady Alroy sadece esrarengiz biri olma takıntısına sahip bir kadındı, yüzünde tülle oraya gitmekle, kendisini bir roman kahramanı gibi hissediyordu, esrarengiz şeylere tutkusu vardı, odayı o yüzden kiraladı, aslında esrarengiz olmayan bir Sfenks'di..
- Gerçekten böyle mi düşünüyorsun?
- Eminim.
Gerald, deri çantayı aldı, açtı ve kadının resmine baktı ve sonra
- Acaba?... dedi.

neyse sonuc bizim evde duvarlar saten perdelerde store
azıcık duvar kağıdı olsa kolaydı aslında olmadığına gore
ya ben ya ben

hayatım

season 25 episode 3

8 Aralık 2010 Çarşamba

düz yaşayamadım hiç
yine akşamdan kalmayım
dünyam dönüyor

galileo galilei

6 Aralık 2010 Pazartesi

nü

önü kapalı çarşı;
arkası mısır çarşısı.
milfler mi gençleşti
biz mi yaşlanıyoruz ???
bu sehrin havası suyu insanı trafiği her seyi orospu
biz de onun cocukları