22 Eylül 2010 Çarşamba

okey'e 4. aranıyor

baba-oğul-kutsal ruh

15 Eylül 2010 Çarşamba

zaman yolculuğu şeysi

ben bişi diyemedim. bi de siz BAKIN lan.
harbiden extraterrestrialmışsın a.q.

karamba karambita

bir gün karambole şirketimiz falan olursa tersine uyuşturucu testi yapmadan adam almam haberiniz olsun

9 Eylül 2010 Perşembe

yumulun!

6 Eylül 2010 Pazartesi

yaşlanıyoruz şaka maka

duke nukem forever ın bazı fuarlarda demo olarak boy göstermesi yaşlandığımızı değilde neyi gösterir

4 Eylül 2010 Cumartesi

kaming suun

diablo çıkınca "gotnolife" moda geçiceğim aşikarken bi de başımıza poisonville çıktı...
biraz gta, biraz mafia wars, biraz da memegötmeme...
yapımcısı playboy olan oyun bi göz atmaya değer zaar.

saatsiz maarif takvimi

bu videoyu izlerken: yukarı ve sol ok tuşlarına aynı anda bastığınızda "snake" oynunu oynayabileceğinizi biliyor muydunuz?





1 Eylül 2010 Çarşamba

bi lape vardı...

noldu lan ona?
büyüdü mü acaba?

31 Ağustos 2010 Salı

manucho

Bucaspor teknik direktörü Bülent Uygun; müjde'nin sesini dinler...

Weeds adamları yapmış mirim

bütün gün evde oturan adamın maceraları

tv programı yalan söylemiyorsa show'daki doktorlar dizisi 300 dakika sürüyor. korkuyorum aq

havalar serinledi biraz sanki

ata sporumuz güreş değil de; buz hokeyi, beyzbol ya da golf gibi dayak atmaya yarayan bir ekipman kullanılarak yapılan bi spor olsaydı, etrafımızda pikniğe gittiğinde "arabaya koymalık odun" toplayan adamlar olmazdı.

yaz bitti lan

26 Ağustos 2010 Perşembe

style dediği şey bildiğin jutsu işte

aranızda naruto okuyan yada izleyen varsa şuna bi göz atın.
zira aklı çıkabilir ben gibi

22 Ağustos 2010 Pazar

avatar

bu akşam kaptım yiğeni gittim son hava bükücü yü izledim ben. peşin peşin söylüyorum: İZLEMEYİN.

bok gibi olmuş olm. misal çizgi filmi izleyenler hatırlar toprak bükücüleri denizin ortasından metalden bi ortama hapsediyolardı bükemesinler diye. filmde buna gerek görmemişler adamları bildiğin toprağın üstünde esir etmişler. yanlarında da dağ var. lan mal herifler silah o dağın tamamı. büksenize! avatar desen bildiğin çocuk tombul mal bi suratı var. ayrıca çizgi filmdeki önemli iş emanet edilmiş boş adam tavrından eser yok. ne bi espri ne bi oyun. bunalımlı bi tip yapmışlar çocuğu. fakat aang in coştuğu "eyt koçum!" dedirttiği anlar yok mu var tabi. aang sonuçta bu taşakları ortaya seriyor arada.

he bide bükerken yaptıkları haraketler biraz fazlaydı. çizgi filmde her el kol hareketinde havadır sudur bişiler yollayan adamlar küçücük bi esinti için bile 5 dakka dans ediyolar.

artı herkesin kafası güzeldi galiba filmde kimse sorulan soruya cevap vermiyo. herkes konuşuyo ama kimse dinlemiyo. manasız muhabbetler döndü durdu.

fakat katara candır. iyiydi katara.

nihat doğanizm

'21. yüzyılın en büyük Türk düşünürü Nihat Doğan' diyorlar. 3 bin üyesi var. Toplam 10 bin tane felsefik anlamdaki fan kulüplerin üyesi var. Nietzsche'yle, Descartes'le, Sokrat'la özdeşleştirenler, onlardan büyük olduğumu düşünen insanlar var.

I’m lovin it


KONYA'da polis, aldığı ihbar üzerine durdurduğu 3 yolcu otobüsünde toplam 18 kilo esrar ele geçirdi. Otobüslerden birinde yolculuk yapan kuryeyi ise tişörtündeki esrarı simgeleyen yaprak ile üzerinde İspanyolca esrar anlamına gelen ‘Marijuana’ ve İngilizce ‘Onu seviyorum’ I’m lovin it’ yazısı ele verdi

21 Ağustos 2010 Cumartesi

can sıkıntısı nelere kadirsin

dün gece henk (manual green) insanıyla isimlerimizin anagramlarına baktık şöyle bi.
tireks, o diil de ve benim isimlerimizden hiç bi şey çıkmıyor ama diğerleri şu şekilde:

Henk:

manual green
anal urge men
a melange run
a real gunmen
a lame gunner
anal gem rune
eagle man run


aynen:

cream lazy sin
en lazy racism
car manly size
crazy male sin


mujde:

visa am poke
ask via poem

19 Ağustos 2010 Perşembe

sucker punch

sucker punch diye bi film var  yada olucak hacılar. fragmanını falan izleyin. başroldeki kızın kafasının bi garip olması filmin güzel olmasına engel değil.

garip değil mi lan kafası?
zira ejderha ve katana var.

14 Ağustos 2010 Cumartesi

11 Ağustos 2010 Çarşamba

ortam

aynı ortamda 1 tane gay süper bence. bi sakıncası yok seviyorum saygım sonsuz falan. ama iki tane olunca öpüşüyolar olm. misal true blood memeli falan bi diziydi vampirler falan on numero... o lafayette ibnesini ben seviyodum sağlam adam/adamsı dı. noldu oldu yeni sezonda biri geldi hop yapıştı dudağa. olmuyor aynı ortamda 2 tane. bozdu dağ gibi delikanlımsıyı.

10 Ağustos 2010 Salı

world of the rings

lol

highken highlife yemek

iş ortamında açmayın bence, sanki, gibi

GÜN GELECEK ÖLMEDİĞİM HER GÜN İÇİN BANA KÜFREDECEKSİNİZ....

mereba, ben geldim

maraştayım ve günlerimi reklamlarda (banka reklamları favorim) geçen alt yazıları okuyarak geçiriyorum.

saygılar

8 Ağustos 2010 Pazar

napıyonuz lan?

Serci?
Sami?
Bekren?

4 Ağustos 2010 Çarşamba

guyss

kedimiz olmuş olabilir
(hikayeli)
eğer hak ederse tabii ,tekerlekli sandalyesiyle pıtı pıtı yuruyen, belden aşagısı felçli,travma sahipi hafif şizofren
olmadı
beşiktaş'ta bi yer var belediyenin veririz oraya

3 Ağustos 2010 Salı

taksim'de yemediğim parayı askerde yedim...


Aynen

31 Temmuz 2010 Cumartesi

o değil de

kafalar iyi kanka. sdlfjdslfjkld 50 lik bitiyor. daha bekleyen bi 35 lik var bakalım. saat 18:40. skfjhskdfhkjdh

slkdjskldj heh.

lan başlık şimdi aklıma geldi. neyse

lan nikini hatırlamadığım gülşah dı galiba heh. mesaj at geldin mi? tel numaranı kaydetmemişim lsdjfklfj neyse lavs.

hepinizi özledim lan!

bekir gitmeden önce topla bizi.

yazarlara not

olum sikeyim. zaten yazan adam kalmadı da neyse. dsjfkljdslfjdf

şu temayı değiştirin ya da blogger a girmeden login olma dalgası ekleyin. yoksa hazır templatelerden en gayini seçeceğim haberiniz olsun.

blog küpe al lan bana manitusuz


küpem yokken kendimi çıplak gibi hissediyorum
çoluk çocuk içine çıkamaz büyük eli öpemez oldum
sanki herkesin gözbebekleri beni otuzbir malzemesi yapacakmış gibi üzerimde

Ama diğer bir yandan dal taşşak dolaşmakta zevkli gibi lan sanki
istanbul il hudutları içinde ulaşımı kolay (tercihen metrobüse yakın) çıplaklar kampıydı plajıydı falan bilen var mı



Gediktepe baskınını hatırlıyorsunuz, değil mi?

Hani genç askerler ölmüştü de Başbakan ile Genelkurmay Başkanı çocukların öldüğü mevzileri ziyaret etmişlerdi.

Genelkurmay, bölgeden sorumlu olan tümenin komutanının “kahramanlığını” geçtiğimiz Cuma günü ballandıra ballandıra anlatmıştı.

Onca komutan arasından övmek için Gediktepe bölgesinden sorumlu olan komutanı seçmişlerdi.


Bugün bir faks yayınlıyoruz.

Terörle Mücadele Müdürlüğü’nden Şemdinli Jandarma Komutanlığı’na çekilmiş.

Polis istihbaratı, PKK’nın baskın yapacağı taburu, hatta mevzileri bile bildirmiş.

Sadece, polisin söylediği baskın saatinden “otuz saat” sonra gerçekleşmiş baskın.

Ve, tam da polisin bildirdiği yer basılmış.

Böyle bir “istihbarat” alan bir birlik “baskına” uğrar mı?

“Baskın” denen şey “habersiz”, aniden yapılır.

Böyle üç gün önceden gelen istihbarat raporuna rağmen bir tabur nasıl baskına uğrar?

Nasıl olur da orada on bir asker ölür?

Nasıl olur da “basılacak” olan taburun karşısındaki tepelere PKK katırla 150 kiloluk ağır silahlar çıkartabilir?

Bu, komutanların “geleceğini bile bile” yedikleri kaçıncı baskın?



Genelkurmay bu konularda ya saçma sapan suçlamalar yapıyor bu haberleri veren bizim gazeteyle ilgili, ya da hiç ağzını açmıyor.

Ama konuşması gerekiyor.

Siz nasıl bir ordusunuz?

Nasıl komutanlarsınız?

Niye her seferinde baskının geldiğini bildiğiniz halde askerleri korumak için bir önlem almıyorsunuz?

Amacınız ne?

Hesabınız ne?


Böyle her baskından sonra zavallı askerlerin cenazeleri evlerine büyük törenlerle gönderiliyor, medya PKK’yı lanetleyen haberler yapıyor, Türkler’de PKK düşmanlığı adı altında Kürt düşmanlığı pekişiyor ve ülke kutuplara ayrılıyor.

Bugün, ülkenin kenarına gelmiş gibi gözüktüğü “iç savaşın” alt yapısını bu baskınlar ve bu baskınlarda kurban edilen çocuklar hazırlıyor.

Eğer ordu gerçek bir ordu gibi davransa, istihbaratı ele geçirdikten sonra “caydırıcı” önlemler alsa, PKK baskın yapmaktan vazgeçer, çekilir, çatışma olmaz, çocuklar ölmez ve ülke bu kadar gerilmez.

Niye yapmıyorsunuz görevinizi?

Niye çocukları ölüme bırakıyorsunuz?

Neden ülkeyi bir iç savaş iklimine sokuyorsunuz?

Eğer bu yapılanlar ordunun “ortak kararıyla” gerçekleşmiyorsa, o zaman neden “hatalı” komutanı görevinden almıyor, halka bu “hatayı” açıklamıyorsunuz?

Neden tam aksine davranıyorsunuz.

Dağlıca’da bile bile baskın yiyen komutana madalya veriyorsunuz, Gediktepe’de bile bile baskın yiyen komutanı basın toplantılarıyla övüyorsunuz.

Neden “baskın” yiyen komutanlar sizin için bu kadar kıymetli?

İnegöl’de, Dörtyol’da kabaran düşmanlık bu baskınların üstünde yükseliyor.

BDP’li Kürt yöneticilerin bir kısmı da bu “gerginliği” alabildiğine körüklemeye uğraşıyor, bir çatışma çıkacağını bile bile yüz arabalık konvoylarla Hatay’a gitmeye kalkıyorlar.

Orada saldırıya uğrayan Kürtlere güven verecek bir “politik heyet” göndermek yerine, yüz arabalık bir grup göndermenin anlamı ne?

Allahtan BDP’nin başkanı Selahattin Demirtaş müdahale etmiş de konvoy geri dönmüş.

Kalabalık Kürt ve Türk grupları karşı karşıya gelmemiş.


Bir facia önlenmiş.

Bugün insanları “yaşatmak” için değil “öldürmek” için hareketlenmiş birileri var iki yanda da.

Ve, bu ölümlerin bir salgın gibi bütün ülkeye yayılmasını istiyorlar.

Ölümlerin “salgın” haline gelmesini isteyen Türklerle Kürtler varsa, insanların yaşamasını sağlamak isteyen Kürtlerle Türkler de var.

Hep birlikte hesap sorarsak bu kanlı oyunu bozarız.

Türkler orduya sorsun, “bu baskınları neden önlemiyorsun” diye.

Kürtler de kendi politikacılarına sorsun, “gerginliği kışkırtarak özellikle Batı’da yaşayan Kürtleri neden tehlikeye atıyorsunuz” diye.

Öldürmek isteyenlere karşı “yaşatmak” isteyenler harekete geçmeli.

Soru sormalıyız.
Aksi takdirde, kanlı bir bela çarpacak bu ülkeye.

28 Temmuz 2010 Çarşamba

bir zaman birimi olarak kapak

2 kapak sonra çıkarız bro

27 Temmuz 2010 Salı

Herkes görüyor ama kimse açıkça söyleyemiyor.

PKK, orduyu, eski zaman argosuyla söylersek, “küllüm” ediyor.

Öyle bir mangayı falan pusuya düşürmüyor, gidiyor karakolları, birlikleri, taburları basıyor, “en seçkin” birlikler denen komando tugayına saldırıyor.

Her seferinde zayiat verdiriyor ve gidiyor.

Ordu, PKK’nın peşinde değil, PKK ordunun peşinde gibi bir görüntü var.

Üstelik ordu, her baskından önce “baskın yapılacağına” dair istihbarat da alıyor ama PKK’yı durduramıyor.

800 bin kişilik orduyu hallaç pamuğu gibi atan PKK kaç kişi dersiniz?

Beş bin kişi.

Bildiğimiz kadarıyla da bunun sadece bin beş yüzü Türkiye sınırlarının içinde.

O bin beş yüz kişi orduyu felç etmeye yetiyor.

Ya PKK on beş bin kişi olsaydı?

Herhalde Türk medyası, “şanlı Ankara direnişi” konusunda ateşli manşetler atar, “PKK’yı Ankara kapılarında durdurduk” diye övünürdü.

Ordu niye bu kadar aciz bir halde?

“PKK’lıyı çoban”, “kekik toplayanı PKK’lı sanan” generalleri yükselten, sürekli darbe planları yapan, lahikalar yazan, ilkokul çocuklarını bile fişleyen, Cumhurbaşkanlığı seçimlerini aklına takan, başörtülü kadınlarla uğraşmayı marifet sanan, “baskın olacak” bilgisini aldıktan sonra Dağlıca’da olduğu gibi PKK’nın geleceği yolları açan, Ergenekon’u savunmak için kendini parçalayan bir ordudan başka ne beklersiniz?

Bu ordu, ordu değil.

Başka bir şey.

Daha ziyade siyasi bir parti olarak şekillenmiş.

“Siyasi iktidarı” savaştan beslendiği için de “savaşı” asla bitirmeyecek biçimde “konuşlanmış”, ordu çok kalabalık olduğu için PKK orduyu hiçbir zaman yenemeyecek ama bu savaş da hiç bitmeyecek.

Biz bu ordunun aslında “ordu” olmadığını ne zaman anladık?

Bir iki yıl oldu.

Anlaşılıyor ki yıllardır bu yetersizliği sürdürüyor ordu, asker kılığındaki yoksul çocukların ölümüne aldırmıyor ve onları cepheye gönderiyor.

Otuz üç asker olayında olduğu gibi bazen kendisi silahsız erleri PKK’nın kucağına sürüyor.

Niye peki biz otuz yıldır ordunun gerçek yüzünü göremedik?

Çünkü medya hep yalan söyledi.

Doğruları söylemeye kalkışanları da yargı hapse attı.

Sanal bir devlet, sanal bir ordu ve sanal bir medya, “gerçekmiş” gibi yaptılar.

Şimdi devletin, ordunun ve medyanın gerçek olmadığını anlıyoruz.

Bunu anlamamız, tabii büyük bir değişimin sonucunda oluyor.

Türkiye bir altüst oluştan geçiyor.

Öncelikle sermaye el değiştiriyor.

Bütün varlığını “devletle ticarete” borçlu olan, onun için de devletin karşısında boynu bükük duran “büyük şehir zenginlerinin” yerini devletle hiçbir bağı olmayan, dik başlı “Anadolu zenginleri” alıyor.

Bu yeni zenginler siyasete ve medyaya giriyorlar.

Dünyayla iş yaptıkları için dünyayı tanıyorlar, “muhafazakâr” kimlikleri üzerinden halkla daha gerçek bir ilişki kuruyorlar, hak ettiklerine inandıkları iktidarı istiyorlar ve “muhafazakâr” bir yaşam tarzına sahip olmalarına rağmen “küreselleşmiş” bir dünya algısını zihinlerine yerleştiriyorlar.

İktidarı ancak “demokrasi” içinde elde edebileceklerini kavradıklarından da daha demokratlar.

Bu yeni zenginler, Türkiye’nin “Cumhuriyet kurulduğundan” beri sahip olduğu “tek başlı” mutlak iktidar yapısını çatlattılar.

Ordu, yargı, CHP, “devlet zengini” dörtlüsüne karşı daha “demokrat”, daha “dünyacı” ve daha ilerici bir yapıyla ortaya çıktılar.

Şimdi, biri halkın, diğeri devletin desteğine sahip bu “iki sermaye grubu”nun çatışmasını yaşıyoruz.

Bu çatışma, eskinin bütün eksikliklerini, bozukluklarını, suçlarını ortaya seriyor.

Ama “yeni sermaye” sürekli bir çatışma yaşadığından ve bir yanıyla “eskinin” zihnî egemenliğinden kurtulamadığından, “geleceğin” temelini güçlü bir şekilde atamıyor.

Avrupa yolunda kararlı bir şekilde yürüyemiyor, demokrasiyi tam oturtamıyor, Kürt açılımını başlatıyor ama Kürtlere haklarını veremiyor, Anayasa’yı değiştirmek istiyor ama tam değiştiremiyor.

Ama bu “yarım yarım değişiklikler” ve “açılımlar” bile Türkiye için büyük bir değişiklik, daha da önemlisi, bu “yarım açılımlar ve yarım değişimler”, gelecekteki büyük değişimin kapısını açıyor, “eskinin” mutlak baskısını kırıyor.

Zaten onun için Ergenekon yakalanıyor, darbeciler yargının önüne çıkarılıyor, ordunun gerçek yüzü açıkça görülüyor.

Daha “diyalektik” bir anlatımla söylemeye çalışırsak, “eski” teze karşı, yeni bir “antitez” çıktı, bunların çatışmasından bir “sentez”, yeni bir sonuç çıkacak.

Bu “sonuç” bugünkü durumdan çok daha iyi olacak.

Karşımızdaki iki gücün “uzlaşması” gerektiğini söyleyenlere aldırmayın, Türkiye’nin geleceği, bunların asla uzlaşmadan, yeni bir “sentez” yaratana kadar “çatışmasında” yatıyor.

olaylar olur.

şimdi bu hafta sonu en yakın arkadaşımın düğünü var tamam mı?bunda sıkıntı yok.
hatta harika.ok.
elbise alındı,çorap tamam,ayakkabılar hazır,çanta da ayarlandı,iç çamaşırlarımı bile hallettim.
ya belli mi olur ?şimdi nolur nolmaz,orası istanbul! sdjfksdjf
peki bu sabah dudağımda bi uçuk belirmesi.allah gibi bi de.
gel de adsızlara küfretme şimdi.adsızmış.adsızsın di mi sen.

25 Temmuz 2010 Pazar

ve ayrıca

gavur amı gibi yanıyorum

gün içinde yaşadığım bazı sıkıntılar

benim bel gamzem var senin de var mı şeklinde soru yönelttiğim insanların bilmem hiç götüme bakmadım derken yüzüme alaycı bir ifade takınarak bakması.


ne yani siz hiç sevişmediniz mi de diyemiyosun XD

23 Temmuz 2010 Cuma

bi bira be!

adamlar bira yapmış hacım. bide sincap var tabi.
yarın sabah buzlukta patlamış bira bulursanız bu tamamen
soğuk birayı emre'nin sevgilisinin dırdırına tercih edebildiğim içindir yanlış anlaşılmasın

hatta ben sırf bi kaç hafta sonra gördüğünde ben sana demiştim desin diye dolapta bira mı patlatsam acaba

bi de umut kardişim sormayı unuttum
o kadar kemer'lere gittin sikişemedin mi lan sen
bu konuya bi açıklık getirsen yüreklerimize su serpsen

** serkan abinin üstüne bira döken arkadaş,evet sana sesleniyorum
senin ben .mına koyim
***bro bi de bu kadar yanmayan çakmağı ne yapacaksınız a.q. fetişi falan mı var bunun

20 Temmuz 2010 Salı

eyvallah

skins 04 x 08

spoiler

I am COOK!!!

spoiler


YANIYORUZ COOK REYİS


pm: İzlediğim en gaz skins sezonuydu kanımca. İzleyin!

18 Temmuz 2010 Pazar

bazı insanların duaları kabul olur
bazılarıysa şanslıdır.

berece berece berece berece berece berece berece berece beeeereeeeceeeee