yaz gelmesiyle beraber toni braxton (!) dinlemeye başlamış olmam,
evlat edinmek suretiyle, odamda kadrolu sivrisinek besliyor olmam (ibne sinek, hep aynı sinek, antenlerinden tanıdım),
ancak az önce transparan ipek mini geceleğimin eteğinin sol tarafıyla (evet böyle seksi şeyler giyiyorum, ama evde aileme) parmaklarımın arasına sıkıştırmak suretiyle işten kovmuş olmam,
hatta bu satırları yazarken hortlayarak tekrar uçuşa geçmiş olması, gelip eteğimin sağ tarafına konuşlanması,
bu sefer sağ elimle gebertmem,
sonra tekrar hortlaması,
benim toni braxton dinlemem,
sonra toni'nin hortlaması,
sineğin unbreak my heart demesi,
toni'nin uçması,
sineğin hortlaması,
toni'nin unbreak my heart demesi,
sineğin kalbini kırmam,
toni'nin uçmas...
derken,
murphy'nin bacağına sıçmak istiyor olmam.
normal, tahsilli, aklı başında, pisliğe bulaşmamış (ne demekse) bir erkeğin benimle yatak dışında da ilgileniyor olması.
kaldıramıyorum, bi anormallik var.
hayır durumu kaldıramıyorum,
malsınız ve iğrençsiniz blog erkekleri.
hepinizden nefret ediyorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hepinizden nefret ediyorum etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
24 Haziran 2009 Çarşamba
22 Haziran 2009 Pazartesi
denizdeki canlılar
8 dersten 7 büte kaldığım zamanları bilirim ben.
Bu sene öyle yapmadım, malum göt tutuşunca gönül derman dinlemiyor, sabahladım uykusuz gezdim vs. ve hiç büte kalmadım.
taaa ki anayasacı kadın bana kelek yapana kadar. vizesi 50 olan dersten kaldım, ne diyeceğimi bilemiyorum.
şimdi gidip kadınla görüşücem ama, diyaloğun az çok ne olacağını önceden kestirdim, eğer ki eve dönmez ve/veya uzun süre yazmazsam pms ahalisi olarak polis falan çağırmayın diye yazıyorum bu satırları.
siz bunları okurken ben çoktan gitmiş olacağım.
diyaloğa gelelim: diyalog kelimesi garip bi kelime, dilimize ecnebiceden geçmiş, tıpkı program kelimesi gibi. fark şu ki, neden diyaloga demiyoruz da diyaloğa diyoruz, neden bir fıstıkçı şahap edasıyla yumuşatıyoruz o 'g'yi, neden proğram demediğimiz halde diyaloğa diyoruz? buradaki alt yapıyı henüz açmadım, vaktim yok o kadar, sataşacak, eleştirecek olanlar adam gibi kuşansın öyle gelsin, cahilleşip beni hasta etmesin, hepsini döverim, zaten türkçeyi de düzgün yazıyorum dikkat ederseniz.
olaya geleyim: hocanın odasına girdim, malum medresede okuyoruz, hoca işte, kapa açmadığın parantez, dedim "hocam nasıl bırakırsınız, vize notum 50 idi, 30-40 olanlar bile geçti, beni 1-2 puanla bırakmışsınız zaten de hedede hödödö böhüü". o da diyecek ki:
"tamam o zaman, seni geçireceğim ve büte bırakmayacağım ama tek bir şartım var."
o an, odasında hareket eden tüm nesneleri durdurmak isteyeceğim, zaman duracak, kamera bana focus alacak...
güç bela "nedir?" diyeceğim hırıltılı ve derin sesimle.
"bana saç stilinin ve cat eye make-up'ının sırrını vereceksin."
başımdan aşağı boşanan kaynar sularla beraber bayılma girişiminde bulunacağım ancak geçmem gereken bir alttan ders olduğunu hatırlayarak kendimi tutacağım.
aklımda ufak bir hesap yaptıktan sonra...
"tamam, akşam sizdeyim, öğretirim." diyeceğim.
ona göre yani, sonra "nerede bu kız" demeyin.
Bu sene öyle yapmadım, malum göt tutuşunca gönül derman dinlemiyor, sabahladım uykusuz gezdim vs. ve hiç büte kalmadım.
taaa ki anayasacı kadın bana kelek yapana kadar. vizesi 50 olan dersten kaldım, ne diyeceğimi bilemiyorum.
şimdi gidip kadınla görüşücem ama, diyaloğun az çok ne olacağını önceden kestirdim, eğer ki eve dönmez ve/veya uzun süre yazmazsam pms ahalisi olarak polis falan çağırmayın diye yazıyorum bu satırları.
siz bunları okurken ben çoktan gitmiş olacağım.
diyaloğa gelelim: diyalog kelimesi garip bi kelime, dilimize ecnebiceden geçmiş, tıpkı program kelimesi gibi. fark şu ki, neden diyaloga demiyoruz da diyaloğa diyoruz, neden bir fıstıkçı şahap edasıyla yumuşatıyoruz o 'g'yi, neden proğram demediğimiz halde diyaloğa diyoruz? buradaki alt yapıyı henüz açmadım, vaktim yok o kadar, sataşacak, eleştirecek olanlar adam gibi kuşansın öyle gelsin, cahilleşip beni hasta etmesin, hepsini döverim, zaten türkçeyi de düzgün yazıyorum dikkat ederseniz.
olaya geleyim: hocanın odasına girdim, malum medresede okuyoruz, hoca işte, kapa açmadığın parantez, dedim "hocam nasıl bırakırsınız, vize notum 50 idi, 30-40 olanlar bile geçti, beni 1-2 puanla bırakmışsınız zaten de hedede hödödö böhüü". o da diyecek ki:
"tamam o zaman, seni geçireceğim ve büte bırakmayacağım ama tek bir şartım var."
o an, odasında hareket eden tüm nesneleri durdurmak isteyeceğim, zaman duracak, kamera bana focus alacak...
güç bela "nedir?" diyeceğim hırıltılı ve derin sesimle.
"bana saç stilinin ve cat eye make-up'ının sırrını vereceksin."
başımdan aşağı boşanan kaynar sularla beraber bayılma girişiminde bulunacağım ancak geçmem gereken bir alttan ders olduğunu hatırlayarak kendimi tutacağım.
aklımda ufak bir hesap yaptıktan sonra...
"tamam, akşam sizdeyim, öğretirim." diyeceğim.
ona göre yani, sonra "nerede bu kız" demeyin.
15 Haziran 2009 Pazartesi
i gotta go there to come back
tavsiye: stereophonics - i'm alright.
ama iyi değilseniz dinleyin, iyiyken dinleyip gününüzü mahvetmeyin.
ankara'dan bildiriyorum:
annemler kedi almış burada, Duman, ölene kadar burada kalabilirim.
babacığımı rnc fikrine yatırmaya çalışıyorum, haberiniz olsun. yannız birader, ne çok adam varmış rnc'ye gitmek isteyen ve hatta benimle de olmak isteyen! evet tavanı açın totom sığmayabilir.
budur yani.
birazdan hasbahçeme geçip kucağıma kedimi alıcam ve kurulduğum kırmızı saten koltuklarımın etrafında palmiyeli refiklerim, hurilerim ve kokteyllerim olacak.
sizin gibiler okuyacak da platon'un mağarasından çıkacak diye daha fazla bu ilkel aletin karşısında vakit öldüremem.
"esenlikler dilerim"
dememi falan beklemiyorsunuz umarım.
ama iyi değilseniz dinleyin, iyiyken dinleyip gününüzü mahvetmeyin.
ankara'dan bildiriyorum:
annemler kedi almış burada, Duman, ölene kadar burada kalabilirim.
babacığımı rnc fikrine yatırmaya çalışıyorum, haberiniz olsun. yannız birader, ne çok adam varmış rnc'ye gitmek isteyen ve hatta benimle de olmak isteyen! evet tavanı açın totom sığmayabilir.
budur yani.
birazdan hasbahçeme geçip kucağıma kedimi alıcam ve kurulduğum kırmızı saten koltuklarımın etrafında palmiyeli refiklerim, hurilerim ve kokteyllerim olacak.
sizin gibiler okuyacak da platon'un mağarasından çıkacak diye daha fazla bu ilkel aletin karşısında vakit öldüremem.
"esenlikler dilerim"
dememi falan beklemiyorsunuz umarım.
12 Haziran 2009 Cuma
Gölge edenlere en büyük ihsan bizden gelsin
İhsan deyince, "ihsan yıldırım", hani tatlı hayat dizisindeki haluk bilginer'in oynadığı kurutemizleme şirketi sahibi burjuva karakter gelir.
Bugün sınavdan çıkmışım, şoförüme dedim sen gelme beni almaya, ben biraz tebdil-i kıyafet istiklal'de gezineceğim, bana tahtırevanımı ayarlarsan şukela olur.
neyse vardım caddeye, tam da öğlen sıcağı ama ben, beni palmiye ağacıyla serinleten refiklerim sayesinde hiç hissetmedim bunu. ilerliyoruz caddede.
buraya kadar her şey iyi. insanlar neşeli, onlar hakkındaki önyargılarımı yıkmak üzereyim, her şey güzel...
ta ki bir şey dikkatimi çekene kadar: güneşin eğimi ve binalar nedeniyle istiklal'in solu gölgede, sağ şeridi de güneşteydi ve buna rağmen, sağ tarafta yürüyen insanlar vardı!
ben ki tahtırevanım var ve onun gölgesinde, serinlikle sağdan yürümek benim layığım, sen kim oluyorsun da cıbıl cıbıl soyunmuş, bu şekilde güneşin daha az yakacağını zannediyor ve dahası, sol taraf gölgedeyken, akşama ıstakoz taklidi yapmayı planlarcasına tutup da sağdan yürüyorsun?! hepsinden öte, bir de bana layık olan o yolu tıkıyorsun?!
hepsinden öte, güneşin altından giden türbanlı, sarıklı, mantolu, uzun pamuklu etekli insanlar da gördüm, onu bırakın, yarasa taklidi yapanı bile gördüm, postallı ve siyahlı. hepsi birbirinden sivrizekâlıydı.
tüm bu düşünceler içerisinde caddede ilerlerken birkaçının, ben ve tebamın bir kısmına garip garip bakmasına göz yumdum, sustum, hiç birine laf atmadığım gibi ufuk çizgisinden de gözlerimi ayırmadım. ayıramadım zira önümde yürüyen güzel kalçalı çocuğun hatlarını, anatomisini seyrederken, onlardan gözlerimi alamazken, adının ufuk olduğunu öğrendim. bir süre ilerledik onun arkasından çaktırmadan.
ve o an avamla beraber yaptığım bu kısa yürüyüşün ana fikri oluştu zihimde, içimden dedim ki:
"hem sağdan, güneşten yürüyorsunuz, hem de alaska'da gibi giyinenleriniz var. ey insancıklar, neyin peşindesiniz?"
Bugün sınavdan çıkmışım, şoförüme dedim sen gelme beni almaya, ben biraz tebdil-i kıyafet istiklal'de gezineceğim, bana tahtırevanımı ayarlarsan şukela olur.
neyse vardım caddeye, tam da öğlen sıcağı ama ben, beni palmiye ağacıyla serinleten refiklerim sayesinde hiç hissetmedim bunu. ilerliyoruz caddede.
buraya kadar her şey iyi. insanlar neşeli, onlar hakkındaki önyargılarımı yıkmak üzereyim, her şey güzel...
ta ki bir şey dikkatimi çekene kadar: güneşin eğimi ve binalar nedeniyle istiklal'in solu gölgede, sağ şeridi de güneşteydi ve buna rağmen, sağ tarafta yürüyen insanlar vardı!
ben ki tahtırevanım var ve onun gölgesinde, serinlikle sağdan yürümek benim layığım, sen kim oluyorsun da cıbıl cıbıl soyunmuş, bu şekilde güneşin daha az yakacağını zannediyor ve dahası, sol taraf gölgedeyken, akşama ıstakoz taklidi yapmayı planlarcasına tutup da sağdan yürüyorsun?! hepsinden öte, bir de bana layık olan o yolu tıkıyorsun?!
hepsinden öte, güneşin altından giden türbanlı, sarıklı, mantolu, uzun pamuklu etekli insanlar da gördüm, onu bırakın, yarasa taklidi yapanı bile gördüm, postallı ve siyahlı. hepsi birbirinden sivrizekâlıydı.
tüm bu düşünceler içerisinde caddede ilerlerken birkaçının, ben ve tebamın bir kısmına garip garip bakmasına göz yumdum, sustum, hiç birine laf atmadığım gibi ufuk çizgisinden de gözlerimi ayırmadım. ayıramadım zira önümde yürüyen güzel kalçalı çocuğun hatlarını, anatomisini seyrederken, onlardan gözlerimi alamazken, adının ufuk olduğunu öğrendim. bir süre ilerledik onun arkasından çaktırmadan.
ve o an avamla beraber yaptığım bu kısa yürüyüşün ana fikri oluştu zihimde, içimden dedim ki:
"hem sağdan, güneşten yürüyorsunuz, hem de alaska'da gibi giyinenleriniz var. ey insancıklar, neyin peşindesiniz?"
8 Haziran 2009 Pazartesi
otobüs maceraları
bindim bizim okulun önünden otobüse, kabataş'a gidicem, özel limuzinim alacak işte bekliyo orada beni. dedim "bugün de halkın arasına karışayım en azından kabataş'a kadar, limuzin şimdi gelmesin okulun önüne, zaten çırağan caddesi'nde trafik vardır sıkışmasın."
neyse bindim otobüse, ikinci sınıf arkadaşlarımız beşiktaş'ta biraz boşalttılar aracı. ben de istemeye istemeye adettendir diye boş bi koltuğa, bi ergenin, bıyıkları yeni terlemekte olan, basketbol antremanından falan çıktığı belli olan bi çocuğun yanına oturdum.
buraya kadar her şey tamam, her şey güzel gitmekte, avam tabakası ile ilgili önyargılarım erimekte, düşüncelerim olumluya dönmekte...
...derken, inönü stadı'nın oraya geldik, dolmabahçe sarayı'nın büyük kapısının oraya, hani dedemgilin zamanında inşa edilen ve bol bol kullanılan ama artık işlevsiz olan kapı. bu çocuk kalktı ayağa, koridor tarafında oturmakta olan beni rahatsız ederek indi koltuktan, gitti kapının önüne dikeldi.
benim gibi bir paşazadeyi hem koridor tarafında oturmak zorunda bıraktı, hem de sonra bi de erkenden, daha durağa gelmemişken inmek suretiyle, yerinden oynatıp, rahatsız etti!!!11
ve o an anladım aslında avamla ilgili düşüncelerimin ne kadar haklı olduğunu. hepsi cahil sürüsü idi.
dedim ki içimden,
"malsın olm, yolu mu bilmiyosun? daha 5 dakka var durağa gelmeye, ne diye zıpladın? gerzek."
neyse bindim otobüse, ikinci sınıf arkadaşlarımız beşiktaş'ta biraz boşalttılar aracı. ben de istemeye istemeye adettendir diye boş bi koltuğa, bi ergenin, bıyıkları yeni terlemekte olan, basketbol antremanından falan çıktığı belli olan bi çocuğun yanına oturdum.
buraya kadar her şey tamam, her şey güzel gitmekte, avam tabakası ile ilgili önyargılarım erimekte, düşüncelerim olumluya dönmekte...
...derken, inönü stadı'nın oraya geldik, dolmabahçe sarayı'nın büyük kapısının oraya, hani dedemgilin zamanında inşa edilen ve bol bol kullanılan ama artık işlevsiz olan kapı. bu çocuk kalktı ayağa, koridor tarafında oturmakta olan beni rahatsız ederek indi koltuktan, gitti kapının önüne dikeldi.
benim gibi bir paşazadeyi hem koridor tarafında oturmak zorunda bıraktı, hem de sonra bi de erkenden, daha durağa gelmemişken inmek suretiyle, yerinden oynatıp, rahatsız etti!!!11
ve o an anladım aslında avamla ilgili düşüncelerimin ne kadar haklı olduğunu. hepsi cahil sürüsü idi.
dedim ki içimden,
"malsın olm, yolu mu bilmiyosun? daha 5 dakka var durağa gelmeye, ne diye zıpladın? gerzek."
5 Haziran 2009 Cuma
Duman- dibine kadar
ayık değilken dinlediğim her seferinde farklı şeyler duyuyorum bu şarkıda...
ilk başta ibine kadar (eller "içimdeki fener aşkı" şeklinde havada) anlıyodum sonradan fark ettim ki adam "dibi ne kadar?" diyomuş
noldu bunları fark ettim de?
şarkıdan keyif almaz oldum
umarım siz de bu boktan detaylara takılıp şarkının tadını çıkaramazsınız
ilk başta ibine kadar (eller "içimdeki fener aşkı" şeklinde havada) anlıyodum sonradan fark ettim ki adam "dibi ne kadar?" diyomuş
noldu bunları fark ettim de?
şarkıdan keyif almaz oldum
umarım siz de bu boktan detaylara takılıp şarkının tadını çıkaramazsınız
Çoraplar:
hepinizden nefret ediyorum,
i dont bong here
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)